Thursday, January 25, 2007
Wednesday, January 24, 2007
Tanrılar Geri Döndü; Rotting Christ - Keravnos Kyvernitos
Bu şarkıyı dinlemek bile heyecanlandırdı. Dürüst olmak gerekirse tüylerim diken diken oldu ve gözlerim doldu sonlarına yakın;bu kadar yıldır tapılan bir grubun şimdi bile bu kadar muhteşem bi şarkıyla dönmüş olmaları beni çok heyecanlandırıyor. Mükemmel tek kelime ile...
the lyrics
strike/thunder/sons of earth and sky
clap/lighting/childe of a glorious night
loud/ and proud/transform the entire range
and bear/and grant/yourselves in human race
where their sun does never shine
and their lands are nude and bare
strike/thunder /monsters one eyed
bear /and grant/yourselves into mankind
loud/ and proud/transform the entire range
and bear/and grant/yourselves in human race
where joy and lust dispel in air
and feel the breeze as frozen pale
and when the dews of night arise
wet their souls with holy lies
chorus
thunderous uprising
thunderous uprising
oh you sweet love in despair
lighting rising lighting uprising
unmask your face of sorrow and care
sense the anxiety’s fear
that shall never be quite till laid on its bier
NP: rotting christ - keravnos kyvernitos
Tuesday, January 23, 2007
Dün Kendimi Gördüm Televizyonda

Özgün olmak en çok hoşumuza giden özelliklerden biridir. Kendimize bakıp, değişik olmamızın farkındalığını görürüz. Bu bakışların sinir uçlarındaki sinapsları sevgilinin elini en hassas yerlerde gezdirmesine yakın bir zevk verir. Fakat, tamamen her şeyden de uzak olmak istemeyiz çoğu zaman; bir şeylerin de parçası olmayı severiz; benzer zevklerimiz olan insanlarla yakın olmaktan keyif alırız.
Televizyon dizilerinin bu bağlamda bize bahsettiğim zevki yaşatma şansı olduğuna inanan biriyim, her ne kadar izleme eylemi (eylemden çok durum sanki) karşılıklı değil de tek taraflı olsa da bunun birisini dinlemekten çok da bambaşka bir tecrübe iddia edilemez (Aslında ne dizisi! Romanlardan operalara bir çok eserde hatta tarih kitaplarında bile geçerlidir yazacaklarım ama bu yazının konusu onlar değil.). İzlediğimiz bir dizideki karakterlerde –ya da tek bir karakterde- kendimizden bir şey buldukça o diziye daha çok bağlandığımızı düşünürüm ben ve bunun benzer zevklere sahip olduğumuz insanlarla beraber olmaktan keyif almamıza benzer bir etkisi olduğuna inanıyorum...

Kısa dönemde bu zevk diziyi bize çekse de kanımca uzun süreli izlemelerde durum daha farklı bir hal alıyor. Bir çok kez, izlerken empati kurduğumuz biri zor bir durumdayken “aradığın şey şurada, gör artık” veya “arkana baksana!” gibi şeyler içimizden geçirmiş hatta bazen bunu sesli olarak da dile getirmişizdir. Bir diziyi uzun süre izlediğimizde kendinizden bir parça –ya da çok daha fazlası bazen- bulduğunuz karakteri bir çok farklı durumda görmüşüzdür ve yaptıklarının etkilerini gözlemlemişizdir. Gerçekten de ilk kez içinde olacağımızda, karaktere benzer şekilde davranacağımız durumlar için bize bir referans oluşturup daha farklı davranma şansı verir bu “deneyim”.
Yazının bundan sonraki kısmı elde olmadan kişiselleşecek; zira biraz da başlıktaki cümleye ve televizyondaki benin bana kattıklarına dair bir şeyler söylemek, örnekler vermek istiyorum.

Televizyon dizilerini üç genel kategoriye ayırırım, hangi özelliklerini beğendiğime göre. İlki salt mizaha dayalı olan ve yarattığı özgün karakterler ile ünlenmiş diziler; South Park, Seinfeld, Drawn Together, Futurama, Arrested Development, The Office, Curb Your Enthusiasm... İkincisi, senaryolarını takdir ettiğim ve bu alandaki başarıları ile dikkatimi çekenler; Millennium, X-Files, Battlestar Galactica, 24, Harsh Realm ilk aklıma gelenler. Üçüncüsü ise türden ziyade (komedi, drama, bilim-kurgu vs.) duygusal bakış açıları ve kişilerin hisleri üzerine görece daha derin portreler çizen diziler; Scrubs, Six Feet Under, Dexter... Elbette çok kesin çizgiler çekmiyorum ve her dizinin diğer gruplara bir şekilde geçtiğini biliyorum fakat bir şekilde gruplama yapma ihtiyacımı bu şekilde gideriyorum.
Hiç bir şeye empati kuramadan boş bir kutu edasıyla yüzermiş gibi hissedilen zamanlarda Dexter’la aynı çaresizlik içinde olduğumu görmem beni bir nebze rahatlatmıştı. Onun “mışçı”lığı oynadığı anlarda kendini biraz dolu hissetmesi, kendimle en çok özdeşleştirdiğim şeylerden biri.

Çözümün bu yoldan sürünerek ilerleyrek ulaşılacağına, bir gün içimin dolacağına bu sayede inandım diyebilirim. Tabi onun bir seri katil olması durumu çok içinden çıkılabilir bir hale getirmese de her boş hissedilen anda bir şeyler hissetmek için kan dökmeye ihtiyaç duyacağımı gerektirmez. Ah gene kendimle konuşmaya başladım işte harflerin içinden, nedeni budur böyle cümlelerin çırpınmasının bir sav kanıtlama çabasıyla. İşte karaktere fazla bürünmek bu olsa gerek, “fazlasıyla-sempati”. Bir nebze rahatlamak demiştim. Düzenlilik delisi olunca, cümlelerdeki dalgalanlamalar pek rahatsız kılıyor tabi vücudu ve aklı. Bu gibi söylenen ile kalpten inanılanın tam uyuşmadığı zamanlarda JD gelir aklıma. Kal denmek istenen zamanlarda “sen mutlu ol” demeler; istekler, beklentiler varken “sadece mutluyum ve bu yeter” deyip susmalar; içine atmanın ve üzüntü çekmenin bu anlamda prensidir JD (Scrubs). Bir çok kez aynı hatalardan çekip, aynı acıları çekmekgerçekten insana onunla hapishane dostuymuş gibi hissettirebiliyor, aynı suçtan hüküm giymiş iki kader ortağı.

Her zaman bu kadar da kötü değil durum. Telefonu açtığınızda bir ses “2 çay söylemiştik n’oldu” gibi hanzoca bir şey diyorsa “getiriyorum abi” diyerek kapatırken suratta bir Jerry gülümsemesi; ya da o anda hiç konuşmak istemediğiniz biriyle yolda görüştüğünüzde kaçmak için bir yalan ararken George’sal bir sebep her zaman ağzınızdan çıkabilir. Hatta belki bir gün üşenmeyip bir mazeret listesi yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Bir kız arkadaşınız erkeklerin toplumca sapıkça görülen huylarından bahsettiğinde içinizdeki Steve (Coupling) elbette körüklenip ateşli bir konuşma yapacaktır, yeterince izlediyseniz “Inferno”’yu...
Sonuc olarak, dun kendimi izledim televizyonda yine...
Yeni yazın ortamım; Kangüncesi-Haftalık
Bi sonraki blog girdimde televizyon karakterlerine olan sempatilerimiz ile ilgili fıkramı "yapıştıracağım"(paste).
NP: Pamela - Aşk Yoruyor
Göteborg'a dönüş.. biraz uzun yoldan
Bu blog girdisinde Göteborg'a dönüş maceramı anlatacağım zira anlatılmaya değer olduğunu düşünüyorum. Şunu da atlamadan söyliyeyim; İstanbul o kadar güzel geçtiki geldikten iki gün sonra dönüş planlarını harekete geçirdim paskalya için.
Neyse efendim dönüş diyorduk.Orjinal plana göre sabah Atatürk Havalimanından THY uçağı ile 8.30'da havalanıp, yerel saat ile 10.30'da Frankfurt Am Main'e inmem ve oradan Hahn şehri için otobüse binip 120km yol kat ettikten sonra 1-2 saatlik bir beklemenin ardından Göteborg'a 15.40 itibari ile RyanAir ile gitmem gerekiyordu. Fakat bu plana Avrupa'nın son 20 yılda gördüğü en büyük fırtına ufak bir rektal tuşede bulundu.
Frankfurt hava kulesi güçlü fırtına yüzünden sabah saatlerinden itibaren uçakları indirememeye başlayınca yoğun hava trafiği nedneiyle istanbul'dan bizim kalkışımızı 1 saat kadar geciktirdi. Kaltıktan sonrada Frankfurt üzerinde 1,5 saat tur atmak durumunda kaldık. En sonunda inişe geçtiğimizde yerel saat 12.30 idi. Kabin görevlilerini bile korkutan sallantılı bir inişten sonra bagajımı alıp Hahn'a doğru yola çıktım. 1,5 saatlik yolculuktan sonra 14.30'da Hahn'daydım. Fakat burada check in ve pasaport işlemlerinden sonra tüm uçuşların iptal eidldiğini öğrendim. yaklaşık 500 kişi ile RyanAir'in 2 kişinin çalıştığı masası önünde sıraya girim bilet değiştirmek için. 1 saat bekleidkten sonra fakettim ki bu şekilde sıranın bana gelmesine imkan yok. Dublin'deki ana ofise telefon ederek biletimi ertesi güne yani Cuma'ya aldırmak istediğimi söyledim. Fakat bekleidim 1 saat içinde önümdeki insanlar çoktan cuma günki uçuşta bulunan boş yerleri doldurmuştu. Ancak cumartesi dönebilecektim. Çaresiz kabul ettim.
Bu arada sıraya girdiğimde önümde iki iş adamı tipli insan vardı. Biri 35-40 diğeri ise 50 yaşında civarı. Onlarla tanıştım. Otel ayarlayacaklardı, beraber kişilik odada kalmayı teklif ettim. Valencia uçuşunun iptal edilmesi ile benim gibi Hahn'da mahsur kalmış bu biri Alman ve biri İspanyol adamla bir kaç bin kişinin yaşadığı BüchenBeuren kasabasındaki otele gittik. Lokal bir barda haberleri seyreip dehşete düşerken bir iki bira içtik. Avrupada toplam 46 kişinin öldüğü kasırga sonucu sadece Lufthansa 109 uçuş iptal etmiş, Almanya'nın büyük çoğunluğunda tren seferleri iptal olmuş ve rüzgar hızının saatte 200km'ye çıktığı ölçülmüştü.
Yeni dostları ertesi gün uğurlayıp -zira onların cuma uçuşu tamamen dolmamıştı- kendim tek kişilik odaya geçtim. Şehri dolaşmak için de rüzgarlı ama kuru bir hava vardı. Resim çekip tüm kasabayı 20 dakikada dolaştıktan sonra wireless olan otelimde takılmayı uygun gördüm.
| From buchenbeuren |
Cumartesi rüzgar sorunu dinmiş Göteborg için kalkış iznini almıştı uçağım ve okulun açılmasındn bir gün önce şehre doğru yola çıkmıştım.
BüchenBeuren resimleri; http://picasaweb.google.com.tr/levent.tuter/Buchenbeuren
NP: Lamb - Soft Mistake
